söğüt osmanlı başkenti

SÖĞÜT

     Güneşin ilk ışıklarıyla, İstasyon Mahallesi ve Aşağıköy’ü arkamızda bırakıp Söğüt’e doğru yol alırken, baharın müjdecisi leylekler karşılayıcı… Yolun iki tarafındaki bağlarda kiraz ağaçları ve asmalar iç içe. 

    Akçamlar mevkiinde yeşermeye başlamış ağaçlarla beraber, Yeniköy’de tarlalarda çalışanları selamlıyoruz; Küre Beldesi’ne sapıyoruz.

     Küre’de, Osman Beyin bacanağı Dursun Fakıh’ın, yalçın bir tepe üzerinde kartal yuvasını andıran Türbesini ziyaret ediyoruz. Çevre, kuşbakışı ayaklarımızın altında doğa ziyafeti çekiyor bizlere.

 

Dursun FAKIH Türbesi

       Kayıboyu’ndan 55 hanenin yerleşmesi ile 1247’de kurulan Küre Beldesi adını, Osmanlı Devleti’nin burada demir ocaklarında top gülleleri döktürmesinden alıyor. Burada yaşayanlara ‘’Küreciler’’ denirmiş eskiden. Verimli topraklar üzerinde kurulu Küre; kirazı, üzümü, kavunu ile ünlü, ayrıca seramik yapımında kullanılan pegmadik, kil ve feldispatın çıkarıldığı yeraltı zenginliklerine sahip…

     ‘’Buralara yolunuz düştüğünde cevizli sucuklar, nefis pekmezler tadılmalı, doğanın zenginliğinin tadı ile bu lezzetler bir araya getirilmelidir’’ diyor, köyün ileri gelenleri bizi Söğüt’e uğurlarken.

        Söğüt’ün erenleri, çevirin gidenleri

        Ne güzel baş bağlıyor, Söğüt’ün güzelleri

        …

       Bu dokunaklı türkünün dizelerini anımsayarak, Söğüt’e büklümlü yollardan uzanıyoruz.

      700 yıllık Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti olan Söğüt, Bilecik’in 29 km. doğusunda, yaklaşık 13000 nüfuslu, vakur insanların yaşadığı, görkemini iliklerimize kadar hissettiren, sokaklarında gezerken tarihi havasını teneffüs ettiren, asırlık çınar ağaçları ile geleceğe kök salan ve mutlaka görülmesi gereken bir ilçemiz…

     Sakarya vadisinin yamaçlarında, Sündiken Dağları’nın eteklerinde güneyden kuzeye uzanan bir alan üzerine kurulu,  Osmanlı Devleti’nin kurulduğu, Kurtuluş Savaşı’mızın en çetin geçtiği tarihi Söğüt ilçemizden, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde şöyle söz ediliyor; ‘’ Söğüt, Bursa Sancağı hükmünde,   Lefke kazası nevahisinde hâkimli, bağlı bahçeli, arı havası, latif bir kasabadır.700 kadar kiremitle örtülü Türk hanelerini havi, müteaddit camili, han ve hamamlı, çarşı ve pazarlı bir yerdedir.’’

   Tarihin yapraklarını çevirdiğimizde; Osmanlı Devleti’nin kuruluş merkezi olan Söğüt hakkındaki en eski bilgiler,  M.Ö. 7. yy. da bölgeye hâkim olan Bitinya Krallığına kadar uzanmaktadır.

   1231 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın, Bozüyük-Pazaryeri arasındaki Ermeni Derbendinde yaptığı savaşta ve daha sonra Karacahisar kuşatmasında Ertuğrul Gazinin gösterdiği yararlılıklar üzerine sultan tarafından Söğüt, Ertuğrul Beyin yönetimindeki Karakeçili Türkmenlerine yurt olarak verilmiştir.

Söğüt’ün Ertuğrul Gaziye verilmesinden sonra, 1230–35 yılları arasında yaptırıldığı tahmin edilen Ertuğrul Gazi Mescidi’ne, Kuyulu Mescit de denilmektedir. Ertuğrul Gazinin bu mescidi,  Aktopraklık mevkiindeki Rum mahallesine yaptırmış olmasının sebebi ile ilgili şöyle bir hikaye anlatılır:   Bu mescidin bahçesindeki kuyudan Rum halkı suyunu almış, böylelikle her gün bu mescide gelerek, Osmanlı ahalisiyle ilişki kurmuştur. Bunun yanı sıra Osmanlılar da günde beş kez Rum mahallesindeki bu mescide gelerek, Rum ahaliyle ilişkileri geliştirmiştir.

Bu mescit, Çelebi Mehmed ve II. Abdülhamid dönemlerinde tamirat görmüştür. 

 

         Moğol istilasından korunabilmek için, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan altmış yıllık göç sürecinin sonunda Söğüt’ü mesken edinen ve Osmanlı Devleti’nin temellerini atan Kayı Boyu’nun beyi Ertuğrul Gazi, 1284’te vefatından üç yıl önce boyun yönetimini, oğlu Kara Osman Beye bırakmıştır. Osman Beyin, babası Ertuğrul Gazinin anısına 1284’te yaptırdığı anıt mezar, tek kubbeli, üzeri kurşunla kaplı Osmanlı mimari üslubunun ilk örneklerinden Ertuğrul Gazi Türbesi, Söğüt’ün girişinde karşıladı bizleri.

‘’Ertuğrul Gazinin türbesindeyim,

         Ruhuma kutlu bir heyecan verdi.

         Tarihin bir ulu kubbesindeyim,

         Şuurda, inançta bir cihan verdi.’’

                                   (Ertuğrul Şakar)

 

    Yaklaşık altı dönümlük görkemli ağaçlarla bezeli, yemyeşil bir bahçenin ortasında oğlu Savcı Bey ve silah arkadaşları, Gazi Abdurrahman, Samsa Çavuş, Karamürsel, Konur Alp, Gündüz Alp ve Dündar Bey gibi daha nice kahramanların nöbet beklediği Ertuğrul Gazi Türbesi, Çelebi Mehmet, III. Mustafa ve II. Abdülhamit dönemlerinde bakım ve onarımdan geçirilmiş ve bugünkü halini almıştır.

 

 

         Resim : Yunanlıların harap bir hale getirdiği Ertuğrul Gazi Türbesi.

                    

               

Milli Mücadele yıllarında Yunan saldırılarının hedefi olan türbedeki kurşun izleri, bugün de görülebilir.

 

      Türbeyi, başta Karakeçili olmak üzere, diğer bazı Türkmen Beyleri ve oymakları, 725 yıldır bütün olumsuz siyasal gelişmelere rağmen, her yıl bir gelenek halinde, eylül ayının ikinci pazar günü ziyaret etmektedirler.

    

           

            

           

              

              

               

 Türk Dünyasının Söğüt’te buluşması.

Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri adıyla yapılan bu festivalde; Adapazarı, Bursa, Eskişehir, Kütahya, Afyon, Denizli, Antalya, Şanlıurfa gibi birçok ilimizde yaşayan Yörüklerin yanı sıra Türkmenistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan ve Batı Trakya Türkleri gibi Türk topluluklarından katılan pek çok Türk de Söğüt’te buluşuyor.

          

Ertuğrul Gazi Türbesi’nin karşısındaki ‘Türk Büyükleri Platformu’nda bulunan, tarih boyunca kurulan Türk Devletleri bayraklarının, Türk büyükleri büstlerinin, Ertuğrul Gaziyi selamladıklarını ve eylülün ikinci pazar gününü hasretle beklediklerini düşünüyoruz.

 

Söğüt benim pazarım

Kendim okuryazarım

Sevdiğime varmazsam

Kara toprak mezarım

 

Çarşıya giderken yolun solunda II. Abdülhamit tarafından 1905’te yaptırılan, kare planlı, tek kubbeli, çift minareli Hamidiye Camii, iki yanında selvi ve çam ağaçlarıyla karşılıyor bizleri.

Sultan II. Abdülhamit’e, bir Cuma namazı çıkışında Ermeniler tarafından düzenlenen suikastten, Sultan, cami imamıyla  üç dakika ayaküstü sohbet edince, Ermenilerin, arabasına koyduğu bomba patlamış ve Sultan, bu sayede suikasttan kurtulmuştu. Bombanın patlamasından sonra etrafındakiler dağılmış, yanında yalnızca bir genç kalmıştı. Padişah, bu gence neden kaçmadığını sorunca, genç: “Ben Söğütlüyüm ve Söğüt’ten sizi korumak için gönderildim.” der. Bunun üzerine Sultan, yüzyıllardır Osmanlı padişahlarını korumakla görevli Söğüt’ten gelen muhafızların önemini tekrar hatırlar. Söğüt’ten bir heyet, İstanbul’a davet edilir. Sultan, bu heyete Söğüt için ne istediklerini sorar. Heyet, “Sağlığını isteriz sultanım.”  deyince, akrabalarının cahil kaldığını düşünen II. Abdülhamid Han, bir alay hazırlatıp büyük dedesi Ertuğrul Gazinin türbesini ziyaret etmelerini ve Söğüt’ten haber getirmelerini ister. Bunun üzerine Söğüt’e gelen alay, harap olan Ertuğrul Gazi Türbesi’ni, Ertuğrul Gazi Mescidi’ni, Çelebi Mehmet Camisi’ni onararak, yenilik ve ilaveler yaparlar.

    

Minareler; sebebiyle, Çifte Minareli Camii olarak da bilinen Hamidiye Camii’nin hemen karşısına II. Abdülhamit tarafından, bir de 1905 yılında Hamidiye İdadisi yaptırılmıştır. Bu bina, taştan olup iki katlıdır. Giriş kapısının üzerindeki Osmanlı arması, söylenceye göre İstanbul’dan dokuz mandanın çektiği bir araba ile taşınarak getirilmiş.

           

Hamidiye İdadisi’nin hemen yanında, Sultan Reşat zamanında idadiye ek olarak yaptırılmış olan Dar-ül Eytam’ı gezmeye başlıyoruz. Giriş kapısı üzerinde bulunan 22 parça çiniden 11 parçası düşerek kırılmış, kalan 11 parçası ise, Söğüt Etnografya Müzesi’nde koruma altına alınmış.

Söğüt demek tarih demek, gökyüzü, mavisini çinilerden mi almış, yoksa geçmişin derinliklerinden mi?

Dar-ül Eytam’dan çıkıp çarşıya yöneliyoruz. Az ilerideki Söğüt Etnografya Müzesi’ne gidiyoruz.

            

         Söğüt Etnografya Müzesi’nin binası 20. yy. başlarında sargı evi olarak yaptırılmış, Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlıların yaptığı büyük tahribattan kurtulmuş zarif bir bina. Müzede, Söğüt ve  yakın çevresinde yaşayan Yörüklere ait tarihi eserler sergileniyor.En önemli eser, Bilecik merkez Bahçecik Köyü’nde yaşayan Karakeçili Yörüklerinin Beyi, Hacı Beye 1891 yılında Sultan II. Abdülhamit tarafından verilen Ertuğrul Sancağı’dır. Hacı Beyin yönetimindeki Karakeçili Yörükleri, 93 Harbine kadar (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşları) bölgede göçebe yaşamışlar, bu tarihten itibaren Bilecik’in batısındaki Ahı Dağının eteklerinde yer alan Bahçecik bölgesine yerleşmişlerdir. Hacı Beyin ölümünden sonra Ertuğrul Sancağı, babadan oğula geçmiş, kutsal emanet olarak saklanmıştır. Yunan işgalinin bölgeye ulaştığı yıllarda Yunanlılar Sancağı ele geçirmeye çalışmış ancak Hacı Beyin kızı Zeynep Hatun( ki,at biner, kılıç kuşanır bir  yiğit Yörük kızı), sancağı  göyneğinin içinde, yüreğinin üstünde, canı pahasına aylarca saklamış, hayatta kalmayı başaran bu yiğit Anadolu kadını, Ertuğrul Sancağı’nın bu günlere ulaşmasını sağlamıştır. Ertuğrul Sancağı Hacı Beyin torunu, Hacı Nuri Bey tarafından Söğüt Etnografya Müzesine bağışlandı.

          Etnografya Müzesi’nde, Ertuğrul Sancağı’ndan başka, eski giyim eşyaları, el dokuması tarihi kilim ve halılar, tarihi paralar, silahlar, ölçü ve tartı aletleri ve minyatür bir yörük çadırı ziyaretçilerini tarihte yolculuğa çağırıyor.

Söğütlüler arasında Çarşı Camisi de denilen Çelebi Sultan Mehmet Camisi’nin bahçesindeki, Sultan Reşat zamanında yaptırılan neoklasik ölçülerde, Kütahya çinileriyle süslü Kaymakam Çeşmesi’nin serin sularıyla yüzümüzü yıkayıp, Osmanlı Devleti’yle yaşıt çınarın gölgesinde, Söğütlülerle mis gibi yorgunluk çaylarımızı yudumluyoruz, hiç konuşmadan. Sözcükler yetersiz kalıyor, tarihle başımız duman…

                                                        Kaymakam Çeşmesi

                                        Osmanlı Devleti’nin izlerini taşıyan asırlık çınarlar

Söğüt’ün perşembe günü kurulan modern pazarını gezmeye başlıyoruz. Pazarda, alış veriş yapan yaşlı bir dede dikkatimizi çekiyor. Tanışıp konuşuyoruz, Kafkas göçmeni Mahmut dedeyle.

 ‘’Vatan yahşıdır

         Geymeye keten yahşıdır.

         Gezmeye gurbet el,

         Ölmeye vatan yahşıdır.

        

         Oğul kime gideyim?

         Kimim var ki kime gideyim?

         Bir derde düştüm,

         Dermana kime gideyim?’’

diyerek bizlerle duygularını paylaşıyor.

 

Ertuğrul Gazidir Türk’ün babası,

Bir devlet kurmaktı bütün çabası.

Kayıboylarının yiğit obası,

Öz Türkçe konuşur diller Söğüt’te.

 

Seramiğin ve mermerin merkezi Söğüt’ten pek çok fabrika, hammaddesini alıyor. Yetişmiş ara eleman gücüne sahip bu ilçemiz, seramik ve mermer fabrikalarıyla, ekonomiye büyük destek veriyor. Söğüt’ün Samrı Köyü yöresinde çıkarılan Oniks adlı mermer, dış piyasada ‘’rose’’ diye adlandırılmakta ve ihraç edilmektedir.

 

Türkiye’deki seramik üretiminin % 12,5’ini Söğüt’teki seramik fabrikaları karşılıyor. Çevre illere bağlayacak olan yeni yolun yapılmasıyla, sanayinin daha da güçleneceğini, yer ve duvar karosu ile sırlı granit üreten Termal Seramik Fabrikası’nın Genel Müdürü Köksal Beyden öğreniyoruz.

Bu, geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran şirin ilçede, tarihi bilgilerle bağlantılı olarak edindiğimiz izlenimlerle yapıldığı şekliyle olmasa da, ilk Osmanlı eserlerini görüyoruz:

1230-1235 yılları arasında yapıldığı tahmin edilen Ertuğrul Gazi Mescidi, 1240 yılında Ertuğrul Gazinin silah  arkadaşı Balaban Çavuş  tarafından yaptırılan Balaban Camisi ve Osman Gazi tarafından yaptırılan Ertuğrul Gazi Türbesi’ni de gezerek Söğüt gezimize son veriyoruz..        

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !